25 Ağustos 2009 Salı

GROUNDHOG DAY!!!


Başrollerinde Bill Murray ve Andie MacDowell’ın oynadığı “Groundhog Day” adlı bir film vardı. 1993 yapımı olan filmde Bill Murray yani Phil pesimist ve bencil bir karaktere sahip, gıcıklığın doruklarında gezinen mümtaz bi şahsiyettir . Hiçbir şeyden memnun olmaz ve etrafındaki insanlar için hayatı çekilmez kılmaktan başka bir etkisi yoktur. Sevilmeyen, istenmeyen adamdır ama kimse bunu ona belli etmez, edemez bu arada da Phil Andie MacDowell’ın canlandırdığı Rita’ya inceden yazmaktadır ancak bu konuda çokta başarılı değildir.Günlerden bir gün bu televizyoncu Bill, Groundhog Day diye adlandırılan bir günü kutlayan kasabaya gönderilir ve bu özel günün çok özel görüntülerini izleyicilerine aktarması görevi verilir. Görev itibarı ile bir nevi Show haberdeki zıpır muhabirlere benzer Bill. Groundhog Day’in anlamı ise o kasabadaki insanların inanışına göre kunduzun biri yuvasından çıkar ve onun bu hareketi baharın geldiğini müjdeler, halk delicesine eğlenir ve herkes mutlu mesut evlerine dağılır. Ancak Phil için kazın ayağı hiçte öyle değildir çünkü kasabaya gittiğinin ertesi günü saat 6’da çalan saatle uyandığında fark eder ki bugünü dününden farklı değildir çünkü bir önceki günü tekrar yaşamaktadır. İlk başta bunun geçici olduğunu düşünür ve hoşuna gider banka soyar, kız tavlar, türlü çılgınlıklar yapar sonra bu hayat ona sıkıcı gelmeye başlar depresyona girer hayatına son vermeye çalışır fakat başarılı olamaz . Her denemenin sonunda ertesi gün tekrar saat 6’da aynı otel odasında uyanır. En sonunda hayatında yanlış giden bir şeyi yoluna koyarsa bu lanetten kurtulacağına karar verir , türlü denemeler sonucunda hayatını monotonluktan kurtarıp hayatı hem kendi hemde etrafındaki insanlar için yaşanacak bir yer haline getirmeye başlar ve bu kısır döngüden kurtulur. Rita’sıyla mutlu mesut bi hayata yol alır. Son birkaç haftadır kendimi Phil gibi hissediyorum hayatımdaki en büyük değişiklik mesai saatlerimin değişmesi. Sabah kalk, kahvaltı yap, otur, otur,otur,yemek ye, aynı muhabbetleri yap, aynı geyiklere aynı tepkileri ver, iş varsa çalış ki genelde işte olmuyor, yemek ye, çay iç, kahve iç, cappuccino iç ,espresso iç, kola iç ,su iç ,meyve suyu iç ,iç allah iç ; ye iç sıç yat bundan ibaret bir hayat haa bide denize girme aktivitesi vardı ama ramazan gelince rafa kalktı çevresel faktörler dolayısı ile. İlk başta güzel geliyor kulağa ne güzel yaw ooohh kebap, bütün gün yat, böle güzel bi hayat var mı denebilir ama ramazan davulunun sesinin kulağa uzaktan çok daha cazip geleceğini söylemeden geçemeyeceğim. Bill’in yaptığı gibi benim ve etrafımın hayatını nasıl güzel ve farklı bir hale getirebileceğimi düşünmekteyim tamam kabul hedef kitle benim gerisi eğlenmese de rutinine devam etsede olur diyeceğim ama diyemiyorum çünkü oyunun kuralı bu diye tahmin ediyorum. Arayış halindeyim ama henüz bir sonuca ulaşamadım bir yerde hata yapıyorum ama bu işi de kotaracağıma yürekten inanıyorum. Yoksa çekilir mi yahu bu bir sene kukumav kuşu gibi otur otur, düşün düşün boktur işin. Burada filmdeki gibi bir Rita olmadığına ve olmayacağına göre o ihtimali göz ardı edip farklı açılımlar peşine düşmeye karar verdim. Libya açılımı, Burdi açılımı, otel açılımı …

17 Ağustos 2009 Pazartesi

DAKİKA VE SKOR ALIYORUZ...




Sene 1996 o güne kadar TRT 1 ve TRT FM’deki eğitimli seslerden Türkiye1. futbol ligini takip eden bizler CINE 5 adlı kurumun yapılan ilk havuz ihalesini kazanması sonucunda şifreli kanallarla ve decoderlerle tanıştık. Önceleri hoşumuza gitti sonuçta futbol yayınları devlet tekelinden kurtulmuş ve kaliteli yayın, maç sırasında reklam yayınlanmayacağına dair vaatlerle iyice allanıp pullanmıştı ancak o dönemler farkında olmadığımız çok daha acımasız olan özel sektör tekeline geçmişti futbol 1. Ligi naklen yayınları. Bahsettiğim gibi hoşumuza gitti özel televizyonda maç izlemek ofsayt çizgileri, ağır çekimler, kaliteli görüntü, sadece türk futbolunu bilmeyen aynı zamanda dünya futboluna da yabancı olmayan spikerler. Ancak kazın ayağı öyle değildi ateş pahası abonelikler, sahtekarlığın bini bir para olan satış politikaları, maç sırasında reklam vermeyeceğiz açıklamasının tükürüğü kurumadan ekranlarımızın adeta demirbaşı olan sanal reklam uygulamaları hepsinin temeli o yıllarda atıldı. CINE 5 sonrasında ise hayatımıza sırasıyla TELE ON, DIGITURK ve en son olarakta D-SMART girdi. Sektöre her giriş yapan ve akabinde kendini kabul ettiren yayın platformu kalite adına bir takım değişiklikler yaparak şartları tüketici adına daha da içinden çıkılmaz bi hale getirmeye başladı. Tabi bu süreç içerisinde televizyona bir sevdalı gibi bağlanan bizler radyoyu iyice boşladık, adeta üvey evlat muamelesi göstermeye başladık. Son birkaç yılda ise internet teknolojisinin gelişmesi ve bağlantı hızlarının artması sonucunda p2p ve streaming vasıtasıyla maçları internet üzerinden izlemeye başladık ilk başlarda takılmalar yaşanıyordu ancak bedava olduğu için sineye çekiyorduk neticede bedava yayınları izlemek özel sektördeki yayıncılara karşı kazanılmış bir zaferdi. Tabi madalyonun öteki yüzünü ise düşünmüyorduk gittikçe daha büyük bir sektör halini alan futbol dünyasında kulüplerin varlıklarını sürdürebilmeleri için naklen yayın gelirlerine ihtiyacı vardı ve ne kadar yüksek fiyatlı ihaleler sonuçlanırsa o derece başarılı olacak ve yönetileceklerdi. Ancak hiç birimiz bu realiteyi ciddiye almadık ve almayacağız beklide işimize gelmiyor.Bu yıl ise yeni naklen yayın ihalesi yapılacak ya hali hazırda olan şirketlerden biri yeni ihaleyi kazanacak yada yeni bir şirket hayatımıza girecek. Kulislerde konuşulan bedel ise 400 milyon dolar. Rakam uçuk, kazıkta rakamın uçukluğu kadar büyük olacak ve ucuda yine bizlere yani izleyicilere dokunacak. Bir buçuk aydır yurtdışında olan ben, bulunduğumuz bölgede teknoloji ve medeniyet adına sadece internet olduğu için TRT FM üzerinden maçları takip ediyorum ve nostaljiye duyduğum özleme tekrardan şahit oluyorum. Orhan Ayhan ile İstanbul’da oynanan 3 büyüklerin maçlarını dinlerken mikrofonlarımız İzmir’de cümlesinin ardından Murat Ünlü’nün sesinden “dakika 35 Karşıyaka %99 luk pozisyondan yararlanamadı Karşıyaka 0-Göztepe 0” anonsundan sonra mikrofonlarımız Ankara’da denir ve bu kez Abidin Aydoğdu’ya bağlanılır. Dakika ve skor bilgisini verdikten sonra golü anlatırken “Ofsatın söz konusu olmadığı pozisyonda” diye başlardı golü tasvir etmeye. TRT FM cephesine değişen bir şey yok hala o güzide spikerlerimiz enteresan ve onlarla özdeşleşen maç anlatım tarzlarıyla işlerini yapmaya devam ediyorlar. Sorun teknolojinin hızla gelişmesimi yoksa insanoğlunun tatminsizliğindemi bilmiyorum ama insan ne kadar çok şeye sahip olursa o kadar memnuniyetsiz oluyor ve buna bağlı olarak o kadar çok şey bekliyor ki hayattan sonu mutlak mutsuzluk .Arada bir mecbur kalınmadığındada bu tarz nostaljiler yaşamak iyi geliyor insana nerden geldiğini nereye gittiğini hatırlatıyor. Yıllar önce nelerle yetindimizi ,mutlu olduğumuzu anlayıp kendinize kızmanıza sebep oluyor bu bile bize bir ders oluyor kendimize çekidüzen vermemizi sağlıyor ancak ne gelir elden evrimi geri almak mümkün gözükmüyor …

14 Ağustos 2009 Cuma

ŞAKAYSA HİÇ KOMİK DEĞİL GERÇEKSE ÇOK KOMİK



Evet bir garip memleketteyim; Libya’dayım. Bir ülkeyi anlamak istiyorsanız öncelikle insanlarını tanımanız gerekir. Onların düşünce tarzlarını, olaylara verdikleri tepkileri,alışkanlıklarını,hayata bakış açılarını anlamanız zaman alır. Bu Türkiye’de biraz fazla zaman alır çünkü bizim milletimiz cinstir, sağı solu belli olmaz kimi zaman cevval kimi zaman kuzu , kimi zaman tilki kurnazlığında kimi zaman malın önde gideni çözemezsiniz götümüz başımız ayrı oynar. Ancak genellikle pratik zekalı olduğumuz söylenir yabancı perspektifler tarafından. Pratik zekalı birey demek kafası çalışan ancak mantıktan ziyade anlık kararlarla anlık çözümlere giden , eldeki malzemeyle sonuca gitme yetisine sahip olan insan demektir. Ancak pratik zeka saptamasının hemen ardından da acı gerçek dökülür dillerden “zekanızı hileye, hurdaya, üçkağıtçılığa harcıyorsunuz. Olsundur en azından kafa çalışıyordur. Geçici olarak bulunduğum ve bu sürecin bir yılı aşmamasını tüm kalbimle dilediğim Libya ülkesinde ise insan manzarası benim yurdum insanının tam zıttı bir şekilde karşıma çıktı. Önce alışamadım; şaka dedim kafa buluyorlar dedim, yok artık bu kadar da olamaz dedim ama arkadaş bir millet bu denli uyuşuk pratik zekayı bırak zeka yoksunu düşünce fakiri olabilir mi ? Olur. Buraya ilk geldiğim hafta işe bir çalışan alındı. Elemana bir bardağa sallama çay diye tabir ettiğimiz poşet çaylardan koyup ofise getirmesini söyledim 10 dakika sonra çay geldi yanında şeker yok ,şekeri getirdi ancak bu seferde kaşık yok derken kaşık geldi. Şeker kondu çay karıştırılıyor ancak bir terslik var şeker erimiyor . çaydan bir yudum alındığında anlaşılıyor ki eleman çaya sıcak su konulması gerektiğini akıl edemiyor ve bu eleman 29 yaşında elektrik mühendisliği bölümü mezunu pırıl pırıl bir arap genci. Nedendir, nasıldır çözemedim 2. Hafta sonunda ise otelin bahçesinde muhtelif bir yerde çukur kazılması gerekiyor ve şantiyede bulunan Libyalı mümtaz şahsiyetlerden biri bu ehemmiyetli iş için görevlendiriliyor. İş basit kürek vasıtası ile çukur kazılacak ancak 10 dakika sonra cevval Libyalı çalışan kendi kendini toprakla örtmeye başlıyor neden?, nasıl? Soruları ardı ardına geliyor ve kısa bir gözlem sonucunda durumun vehameti anlaşılıyor; gencimiz bacaklar omuz hizasında açık küreğin sapı iki elle sıkıca kavranmış ağzında ülke insanının olmazsa olmazı sigara kazdığı toprağı kürekle hemen sağı yada soluna atacağına havaya fırlatıyor tabiî ki kendi üzerini toprakla kaplamaktan başka bir şey yapmıyor.Şaka değil, kesinlikle mübalağa değil tamamen başımdan geçen hadiselere dayanarak bunları paylaşıyorum işkembeden sallamıyorum. İnsanlar ülkelerin geçmişlerinin ve geleceklerinin aynasıdır bende gözlemlerime dayanaraktan diyorum ki bu memleketten bi halt olmaz çünkü potansiyel yok bizim memlekettende bi halt olmaz çünkü gerekli disiplin yok. Bitse de gitsek havasındayım…

13 Ağustos 2009 Perşembe

GALİBA ANLADIM


Gurbetçi olmak ,vatan hasretiyle dolmak,”uçaktan inince toprağı öpücem abi o kadar özledim ki memleketimi.” Bu denli söylemler ve olgular bana oldum olası samimiyetsiz, mesnetsiz ve mübalağa kokardı. Dı diyorum neden? çünkü bugün itibarı ile 42 gündür vatanımdan uzak 3. Dünya ülkesi olarak değerlendirebileceğim bir ülkede bulunuyorum ve gün geçtikçe daha da vatan hasretiyle doluyor benim güzel ülkemi ve onun güzel insanlarını özlüyorum kıymetini tekrar tekrar anlıyorum. Canın istediğinde herhangi bir mağazadan alışveriş yapabilmeyi bu kerbeladaki bakkal Süleyman adlı şahsa muhtaç olmamayı, o gün hangi moddaysam lüks bir restaurantta kendime ziyafet çekmek ile sokak arasında en pis gözüken tezgahtan kokoreç yemek arasında saçma tercihler yapmayı, süpermarkete gidip lüzumsuz şeyler almayı, hiç bir şey almayacak olsam da boş boş gezinmeyi, sokakta yürürken bırak şortlu mini etekli olanını sadece bayan görmeyi, dilediğim yerde dilediğim içkiyi içebilmeyi , arkadaşlarımla geyik muhabbetinin dibine vurup ipe sapa gelmez saçma sapan konuları saatlerce tartışmayı, midye dolmayı, ailemle çıktığımız hafta sonu tatillerini ve bana sürekli acayip bahçe işleri yaptırma çabalarını, kısacası özledim vatanımı özledim, arkadaşlarımı,ailemi,köpeğimi,balkondaki fesleğenimi özledim daha 42 gün oldu geriye kaldı 323. Bu günlerde geçecek tıpkı ardımda bıraktığım günler gibi ama ülkeme döndüğümde ne ben ona eskisi gibi memnuniyetsiz,umutsuz bakacağım nede o bana karşı acımasız , sorgulayıcı olacak gül gibi geçinip gidicez. Bunu söylediğim herkes bana “hadi canım sende” ,”abartıyorsun”, “daha neler” diyor kimi içinden diyor kimi yüzüme söylüyor. ama şu bir gerçek ki gurbetçinin halinden gurbetçi anlarmış. Evet evet benim memleketim güzelmiş insanları şahaneymiş mış muş …